Yürürken üflediği ıslık şu sözlerin nağmesini yayıyordu etrafa:
“Bu dağlar kömürdendir
Geçen gün ömürdendir
Feleğin bir guşu var
Pençesi demirdendir”
Yoksa kafası tilkilerin cirit alanı mı olmuştu?
Yürürken üflediği ıslık şu sözlerin nağmesini yayıyordu etrafa:
“Bu dağlar kömürdendir
Geçen gün ömürdendir
Feleğin bir guşu var
Pençesi demirdendir”
Yoksa kafası tilkilerin cirit alanı mı olmuştu?

inatla çoçuk kalma özlemiyle sevdaya çırpınmanın bedeliymiş bu sitem..
gözyaşlarına yaslanmış bir kıvranışın,
sahiplenmemiş bir özlemin acısıymış …
biliyorum ..
büyümek, karanlık yüzler arasına girmek ..
büyümek, zakkumlar arasında gülü görmek gibi ağır ve çerçevetli bir yol..
bakma bana. sitemlerime ve söylemlerime ..
ki.. söyleyecek bir şeyde bulamamak başka bir darbedir üzerimde .
ağır basan yanım hafif kalmış hayatın üzerinde gezinirken aşağı düşmek..
bak/ma tepeden öyle acıyan gözlerle.
içim de okyanusları taşıran fırtınalar kopacak yoksa…
yoksa çocuk gibi bırakacağım yokluğumu hiç oynanmamış oyunlara..
oyuncaklarımı getirin bana ..
oynamayı bilmeyen bu çocuğa oyuncaklarını getirin..
onlarla öyle bir oyun kurmalı ki gerçek sanılan tüm oyunların üzerine inşaa edilsin..
sek sek oynamalı sana ulaşabilecek tüm yollarda..
sana saklanmalı saklanmaç dedikleri oyunda. ve sonsuza kadar sayılmalı.
kimse sobelememeli hayatı..
o kadar çok oyun da bilmem zaten ..
oyuncak dediklerim evin sağında solunda bulduğum bir kaç parça ev eşyasından ibaret.
üzerine hayal kurup bir birleriyle savaş yaptırdığım küçük ev eşyaları işte.. çamaşır mandalı, iplik, vazo felan..
hayatı hayal gücüne bulayan hayalleşmemiş bir düşle oynamak işte..
çocuğum ne de olsa..
büyümemiş büyüyememiş bir çocuk.
Sessiz Yusuf / sessizyusuf.net

zaman kütüğünün son çeyreğinde
sararmış kandiller gibi
titrek ve naif
el sallıyor
…
güz yağmurları
ince ince yağarken
sararmış yaprakları
toprakla vuslata indirirken
usulca bizim içimizde
musalla mevsimleri
hüzzam nağmeleri
mırıldanır sadırlarımıza
…
bir hazan mevsimlik hayattır
benim hayatım
…
ağustosta doğmuş
hazanda ölmüşüm
ben daha
olmadan ölmüşüm
…
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler…
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!
Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.
Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir kuyuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..
Necip Fazıl KISAKÜREK
karanlığı kapatıyor
buraların keşmekeşliğini
örtüyor
özden gayrı ne varsa
çıkarttığımız gün yüzüne
gece: küçük ölüm
hergün yaşadığımızdır
her sabah dirildiğimiz dünyadan
…
derdi olanındır gece
uykusu bölünenin
saatleri hiç bitmeyen
hastanın kabusu
sırtını sarmaya çul bulamayanın
bir tas sıcak çorbaya
sıcacık bir yuvaya
hasret nicelerin
sevda yükünün altında
bel doğrultamayanların
sıcacık şefkate susamış yetimin
soğuk sığınagıdır gece
O’nun and içtiği
kutsal anları bağrında misafir eden
zifirin adıdır gece
“geceye and olsun ki!”

” Can kırığı Cam kırığı değil ki”
benden tekrar eskiye dönüş yapmamı istiyorlar
tekrar gülmemi,
gözlerimin içiyle
kucaklamamı,
yürek coğrafyamda yeniden yeşertmemi…
kurumuş yaprağa O’ndan başka can veren yok
dallar kurudu
olmadan döküldü yaprakları güllerin
bilal’in matemini tutar oldu bülbül
sözcükler düğümünü çözemiyor
sözlere lâl düşmüşken,
seyle be günlük!
sen söyle!
yeşerir mi kuru yapraklar
tazelenir mi
eskiler
gelir mi geriye
yaşanılmış ne varsa
ardımda kalan
geri gelemeyeceği için
‘eski’ değil midir adı
…
her günün ardından
kokusu duyulurken toprağın
buralara ait ne varsa
söküp atmaya çalışırken ağırlıkları
yanıma kalanın ne olduğunu tartamıyorken çaresiz
içimdeki fırtınayı kendim bile isimlendirememişken henüz
…
yine de
’senle alakasını kesenle sen alakanı kesme!’
Hz.Ahmed Muhammed Mustafa (S.A.V)
Etme Kurban Olayım Dost
Ağlatma Gelem Gelem
Tutup Elim Kollarımı
Bağlatma Gelem Gelem
Ağlatma Gelem Gelem
Yarama Boşa Melhem
Sürme Kar Etmez Dost Dost

İnsanlar içinde meşakkat yükünü en fazla çekenler, dostlarının dayanılmaz külfetlerine yumuşaklık ile tahammül edenler, düşmanını bırakarak olanca muhabbetiyle dostlarına yönelenlerdir.
Böyle insanlar yumuşak huyları gereği kimseyi azarlayıp sitem etmezler vedostlarından kötü bir karşılık gördüklerinde mukabele etmeyip görmezlikten, bilmezlikten gelirler.
Bunlar öyle âlicenab insanlardır ki, Cenâb-ı Allah onların kalbini kin ve hasede esir etmemiş, onlara ihlaslı ve tertemiz bir gönül ihsan buyurmuştur.

dünyayı anlatırcasına
bakıyorken sahte yüzler
döküyorken bir bir makyajını
lime lime işliyorken ihanet
dolaşan kan mıdır damarlarımda?
…
ah umut! ah ufuk! ah ki ne ah!
Can ki ne Can!

Elif gibi dosdoğru olunmalı hayatta…
Be gibi tek nokta üzerinde durabilecek kadar dengeli olunmalı…
Te gibi olmalı, veda hutbesinde emanet bırakılan iki şeyi (kuran ve sünnet) sürekli başının üzerinde taşımalı insan…
Se gibi az konuşup 3 dinlemeli toplumda…
Cim gibi çocukça bakmalı hayata, ama cim kadarda çok iş yapmalı…
Ha gibi gönlü geniş dostlar edinmeli insan,
Hı kadar ağlamaklı olduğunda yardımcı olabilecek…
Dal gibi boynunu bükse de hayat,
Zel gibi şapkasını takmayı bilmeli zorluklara karşı…
Rı kadar rahat olsa da insan bu dünyada,
Ze’nin noktası gibi başında dolanan bir sineğin olduğunu mutlaka bilmeli…
Sin midir sanki bu dünyada noktasız pulsuz tek garip…
Şın gibi pulları vermeli getirip…
Sad kadar şişse de karnın,
Dat gibi hayata bir göz kırp…
Tı gibi bir yelkenlidir hayat,
Zı kadar yükü olan…
Ayn gibi göğe çevir yüzünü…
Ğayn’ın noktası kadar şüphe olmasın kalbinde…
Fe eyne tezhebuun… (kaçış nereye)
Gaf gibi iki gözünü aç…
Kef kadar karizmatik ol…
Lam gibi tutunacak bir dal ol gariplere…
Mim’lenmiş olsan da yılma yıkılma…
Nun kadar susukun…
Vav kadar edepli ol…
He gibi haykır içinden geçenleri…
Lamelif gibi ellerini O (c.c)’na aç…
Ya Rabbi rahmet ve mağfiret kapılarını bize aç…
Abdullah Cahit DİNÇ